|
SIVAS
- 2 TEMMUZ 1993
SIVAS KATLIAMINDA
KAYBETTIGIMIZ CANLARIMIZ
Pir Sultan Abdal Kültür Dernegi, her yil düzenledigi
"Pir Sultan Abdal Kültür Senligi"nin IV.'sü 2 Temmuz
1993'de Sivas'ta yapildi. Demokrasi, laiklik ve çagdaslasma karsiti irkçi,
seriatçi güçler, devletin denetiminde saldiriya geçtiler.
Madimak Oteli'nde bulunan 35 yazar, ozan, sanatçi ve genç yakilarak
katledildiler. Sehitlerimiz:
Asim BEZIRCI
1928'de demiryolu isçisi Hamdi Bey'le ev kadini
Refika Hanim'in tek çocugu olarak dünyaya gelir Asim Bezirci. Üniversite
yillarinda sosyalizmle tanisir. Türkiye Sosyalist Partisine girer. Refika
Hanim hep bir denge isterdi. Sanki hassas bir terazi gibiydi. Asim Bezirci'ye
"baskaldiri insani" demek dogru bir tanimlama dedim. Siddetle karsiydi.
Kanimca, bunda sosyalizme yürekten inanmasinin da etkisi var. Asim Bezirci,
67 yillik yasamina, bir insan ömrüne esit uzunlukta 70 kitap sigdirdi.
Sonuç ne kadar aci olursa olsun, yüreklerimizi ne kadar aciya keserse
kessin, ölümü Asim Bezirci'ye yakisir biçimdeydi. Kalesini
terk etmeyen komutanlara benziyordu. Gençlige inaniyordu. Tercihi onlardan
yanaydi. Agiz dolusu gülüsü, çoskusu, kuralciligi, kütüphane
raflarinda bile elestiriyi sürdüreceginden hiç kuskunuz olmasin.
METIN ALTIOK
Metin Altiok bir sabah, 13 Haziran 1993 günü,
on kitabini birden yere yayarak, esi Nebahat Çetin'e imzalamaya koyuluyor.
"Sende benim setim yok bulunsun" diyerek Sivas'ta katildigi üçüncü
senlik oluyor. Nebahat Çetin, "Sen Sivas'lisin, Metin'i saglam verdim,
saglam istiyorum" diyor Ugur kaynar'a... Ikisi de dönemiyor Sivas'tan..
Üstünde kafa patlattigi konu, ölüm; kendi ölümü;
karisinin ölümü; "Önce sen mi öleceksin, ben mi
ölecegim?" Bu tartisma saatler boyu sürüyor! "Ben ölürsem
sen bana sahip çikarsin" diyor karisina, "Sen ölürsen
ben sizarim!" Sivas'tan sag dönmüs olsaydi, intihar etmese bile,
Metin'i alkol komalarindan kurtarabilir miydik acaba? "Ben niye yasiyorum,
ben niye ölmedim" bu sorulari hep soracakti kendine, duydugu derin
aciyi bana da yasatacakti... Sivas'tan sag çikmasi, bir baska biçimde
ölümü olurdu.
O SAIR BIR BABAYDI
Sevgili kizim Zeynep; diyerek, yasamindaki yerini önemle
vurguladigi kizi Zeynep Altiok, bugün sunlari söylüyor babasi
için: Babam, ben sekiz yasindayken hatira defterime birseyler yazmasini
istedigimde oraya bir dize yazmisti: "Gülüsün bir kus olacak
hep omuzumda". Onu 02 Temmuz 1993'te bir ortaçag karanliginda kaybettim,
kaybettik. Ardindan birseyler söylemek benim için çok zor.
O sadece bir baba degil, sair bir babaydi çünkü. O, "Metin
Altiok"tu.
DR. BEHÇET AYSAN
Behçet Aysan "Beyaz bir gemidir ölüm"
adli siirini okuyorum.
Çünkü beyaz bir gemidir
ölüm
Siyah denizlerin hep
çagirdigi
batik bir gemi
sönmüs yildizlar gibidir
Yitik adreslere benzer
ölüm
Yanik otlar gibi.
Sen bu siiri okurken, ben belki baska bir sehirde ölürüm.
Kir yasami gösterdi ki, direnen sairler soyundandi Behçet Aysan.
Arkadasligin, kardesligin insani Behçet Aysan'in ölümü,
direnen sairlerin ölümüne benziyor. Onun Vaptsarov, Joset, Petöfi
için duydugu derin aci ve kederi, bizim kendisi için duymamizin,
mümkün mü?
Behçet Aysan, yasami boyunca katildigi demokrasi
mücadelesinin güçlüklerini bilinçle gögüsleyen
bir sairdi. Örgüt bilincinin saglam bir örnegiydi. Yasaminin
son döneminde Nükleer Savasin önlenmesi için Hekimler
Dernegi'nde (NÜSHED) Yönetim Kurulu üyeligi yapti, Ankara Tabip
Odasi ile Genel Saglik - Is Sendikasi üyesidir. Edebiyatçilar Dernegi'nin
kurulusuna da katilarak Genel Yönetim Kurulu'nda yer aldi.
UGUR KAYNAR
"Öldügünde / dogdugum yere gidiyorum
/ yillarca süren bir hasret ve bilinmezligi / iste böylesine yeniyorum."
Ugur Kaynar'dan geriye, askili deri çantasinin
kalacagini; çantadan, üzerinde yukaridaki dizelerin çiziktirildigi
beyaz bir peçetenin çikacagini; hayatiyla siiri arasindaki trajik
iliskinin Ugur Kaynar'in ölümünü anlamlandiracagini bilmiyoruz
henüz.
"Ugur, hep tek basinaydi. Bilinçli olarak
yanliz kalmayi isteyen, yanliz olmayi seçen bir insandi. Hep yalnizdi.
Ve o yanlizligini bir oya gibi isledi siirlerine"
Ugur çok hüzünlü bir adamdi. Siirlerinin
temasi sevmektir, sevdadir... Sevmeyen insanlara, sevmeyi bilmeyen, daha dogrusu
ögrenemeyen insanlara yönelik, çok ciddi elestiriler vardir.
Her kitabi, yüklü bir hüzün anlatimidir. Zorlu ve Kavgali
yillar. Ülke, politik bir kaosu yasiyor, Ugur Kaynar'i da fazlasiyla etkileyen
ve belirleyen politik mücadeleler dönemi. Sürekli içeri
alinip birakilmalar... 12 Eylül döneminde, iki yila yakin Mamak'ta
yatan Ugur Kaynar, siir yazmanin, Ugur için bir yasama biçimine
dönüsmesi de o yillara rastliyor. "Ilk kitabinin naif, çocuksu
havasindan Gizemya ile siyrilmistir Ugur... Okuyan, rahatlikla fark eder. Daha
kentli duyarliga dönüsmüstür siiri... Alabildigine bir hüzün
vardir gene de, Hep bir hüznü yazardi ve bu hüznü siirlerine
yogun olarak yansitirdi."
Edebiyat çevresine ragmen çok yanliz bir
adamdi... Duygulu ve yarali bir insandi... Çoçuk yasta annesinin
ölümü, ailenin dagilmasi ve benzeri olgular, Ugur'u fazlasiyla
etkilemisti. Ugur'da diyor Serap Kaynar; "Hayati boyunca hep çekti
kendini insanlardan, kendi kabugunun içine girmeyi tercih etti... Kendini
zorlayan bir insandi Ugur... Uyum saglamiyordu ve bunu istemiyordu da... Her
zaman kaygili ve sikintiliydi.Hiçbir ortamda varligini bütünüyle
ifade edemiyordu... Sivas'taki ölümü de bir tekbasinaliktik!"
Ölümünden sonra, Serap Kaynar'a bir torba
içinde teslim ediliyor Ugur'un kalan esyalari. Yanindan hiç ayirmadigi,
adeta kisiligi ile özdeslesen askili deri çantasi ise bulunamiyor.
Katliamdan birkaç gün sonra çanta, mucizevi bir biçimde
bulunarak Serap Kaynar'a ulastiriliyor; sapasaglam, ne bir yanik, ne bir koku...
Peçeteler çikiyor ortaya... "Dizelerini ilk olarak peçetelere
yazardi, "Öldügümde / dogdugun yere gidiyorum / yillarca
süren bir hasret ve bilinmezligi / Iste böylesine yeniyorum".
"Madimak'tan sag çikamayacagini biliyordu
Ugur... Otelin merdivenlerinde Behçet ve Metin agabey ile birlikte çekilen
fotograflarindan anliyorum bunu" Ugur Kaynar'in ölümü bile,
sancili hayatina karsi elde ettigi bir yengi degil mi?
ERDAL AYRANCI
Arkadaslarinin cesur, atak ve bonkör olarak tanidiklari
Erdal Ayranci.70'li yillara gidiyoruz: Erdal 1978 ODTÜ girisli. Eylül'de
baslayan olaganüstü bir dönem, pek çok insan gibi Erdal'in
da payina mahpusluk düsüyor. Erdal Ayranci, 1980-1993 yillari arasinda
iki yil iki gün Mamak, Ankara Kapali, Nigde, Bor-Nigde cezaevleri'nde yatiyor.
Çalisma odasinda gördügümüz maket gemiyi Mamak'ta
kapilardan çikardigi tahtalardan yapmis. Gemiye esinin adini koymus:"Hatçe".
Mahpusluk günlerindeki ilk siiri 2.7.1981 tarihin de Mamak'ta son siirini
20.03.1983'te topçam'da yazmis. Erdal Ayrancinin 29.05.1982 tarihinde
Nigde cezaevi'nde yazdigi siirde Hatice'yi, Zeynep'i ve Sivas'taki akrepleri
bulmak mümkün. Siiri okuyoruz: "Eger Bir gün / Bir beyaz
güvercin / Gelecekse agzinda bir mektupla / Ve silecekse gözlerimdeki
hüznü / Isterim / Durmasin kanat çirpsin bana dogru / Birgün
eger bir tahliye kagidi / Beni sana kavusturacaksa / Gayri gelsin düslenen
günler / Ocakta kaynayan tencere / Besikte bebek / tomurcuk tomurcuk /
Filiz filiz hayat / Düsünsene ne güzel olurdu / Düsmansiz
yasamak / Haydi bosver bunlara / Simdi bunlar tatli hayal / Eger birgün
sevgilim / Son verecekse hayatima / Bir ses / Isterim durmasin patlasin / Anlam
bulacaksa kulaklarimda / Yalniz... / Düserse kanimin bir damlasi yere /
Bilsinler ki / Orada kirmizi yediveren gülleri açacak / ve bülbüller
agit yakacak ölüme / Korksunlar korksunlar artik / korksunlar alev
çemberindeki akrep gibi / Çünkü ölümleri /
Gül dikenlerinden olacak. Erdal'in kekeme zürafa benim." Yazinin
son paragrafini sunuyoruz.
"Iste simdi mezarimin basindayim ve agliyorum ölüme.
Ölüm, benim ölümsün. Açligim, çaresizligim
ve beceriksizligim ölümü bile beceremedim, belki de becerdim...Belki
de anladim ölemeyecegim, Ölü güzel olur mu?.. Benim ölüm
çok güzeldi, bembeyazdi giysilerim, kanim çekilmisti de yüzüm
de bembeyazdi, ben duymadim ama imam çok seyler söylemis hakkinda,
çünkü ben ölüyüm duymam ki; demis ki söyle
ya da böyle. Neyse iyi adamdi günahlari affolsun falan gibi, sagolsun
hiç tanimazdik sagligimizda birbirimizi, onun için çok
da fazla iyi seyler diyemeyecegim hakkinda, hatta bir keresinde küfür
bile etmistim giyabinda. tam ben uyurken sabaha karsi ezan okuyasi tutmustu
da küfür etmistim. Sen hiç kendi ölümüne üzüldüm
mü? Ya da agladim mi? Ben en son babam öldügünde aglamistim
ve son gördügüm ölü oydu, kendi ölümü
göremeden önce, Sen hiç güzel ölü gördüm
mü? Ben gördüm yemin ediyorum çok güzeldi ölüm,
inanmazsan sor. Bir beta baligiyla japon baligi vardi. Zurafanin yaninda ve
sadece benim ölümü seyretmeye gelmislerdi, inanmazsan sor, ne
güzeldi ölüm bembeyazdi, bembeyazdi giysilerim. Kanim çekilmisti
de yüzüm de bembeyazdi. Istersen sor. zürafa kekeme yalniz, bence
baliklara sor, tabi eger uzak dogu dilini biliyorsan."
Erdal Ayranci'nin odasinda kendisinden geriye kalan esyalari
inceliyoruz: Partolonunun cebinden çikan bes yüz bin lirayi elimize
aliyoruz; Atatürk'ün yüzüne kan bulasmis. Erdal Ayranci'yi
hastanenin morgunda görenler, "bembeyaz bir ölüydü",
diyecekler.
Biricik kizlari Zeynep matematik dersinde kümeler
konusu islenirken, ailesinin kümesini çizecek: Önce kendisini,
sonra annesini ve en son olarak da babasin Erdal Ayranci'yi yerlestirecek kümenin
içine.
ASAF KOÇAK
Asaf Koçak, "Bizim toplumumuzda bireylerin
kendilerini sorgulamalari ve dönüstürebilmeleri kaygilari oldukça
az. Sorgulamak yeterli degil mesele dönüstürebilmekte. En önemli
olanin aynanin karsisina geçtigimizde kendimize ates edebilmeyi becermemiz
olduguna inaniyorum diyor.
"Asaf duvara asilan ve koleksiyonlara girenlerde
yeni arayislardan yanayim. Bir defa korkusuz olacaksiniz ve tanimlara var olanlara
fazla bel baglamayacaksiniz. tanimlar geçici degilmi sanatta yeni arayislar
içerisinde olmak gerek diyor.
Uzun yillar süren karikatür serüveninden
sonra bir degisim ve yenilenme dönemi basliyor sanatinda. Belki de asil
yapmak istediklerini bundan sonra gerçeklestirecek.
Asaf Koçak bir karikatüristti, fakat öncelikle
bir insandi. Bir yandan ödenmeyen ev kirasi kapanan telefonu "ki müzmin
durumlari bunlar Asaf'in" öte yandan duygusal olarak yasadigi derin
yikim, gerede yesil pantalonu mor çoraba rengarenk gömlekleriyle
yasamini ti'ye alabilen bir Asaf Koçak yasiyor.
"Hiç bir zaman mutlu ve huzurlu olamadi.
Hep huzursuz, kaygili ve sikintiliydi. Acilar içinde kivranan bir insandi,
fakat bunu çevresine göstermezdi. Bir çok kisi Asaf'i yasama
sikisikiya bagli bir insan olarak animsiyor, fakat o asil baskalarini yasama
baglardi." Sivas'a giderken ev kirasini ödemis olmasi Asaf Koçagin
yasadigi en büyük ve son oluyor.
NESIMI ÇIMEN
"Beni fraksiyonlara bölünmüs sol
sevmedi bir türlü. Öyle kendimi begendirme sirin gösterme
derdim de yok... Alevi dernekleri de... Sol sevmedi, çünkü
ben hiç bir fraksiyona girmedim. Sanatçinin fraksiyonu olur mu?
Ben halkin ozaniyim, ezilen biriyim ve elbette ezilenlerden yanayim, ama su
"Sol'un" ve bu "Sol'un" sazini çalamam Alevilik de
öyle. Bizim kültürümüzün zenginligi oradan geliyor,
ama ben Alevilicilk de yapamam. Çagi geçti bunlarin. Hem siniflardan,
emekçiden söz ediyoruz. hem de Alevicilik yapiyoruz. Bana bu da
ters geliyor. Ama su var: Türkiye'de ilk Sah Ismail gecesini ben düzenledim.
Güçlü bir halk ozani oldugu için, bir kültür
eri oldugu için düzenledim."
Ankara'daki Can Yücel ve Yasar Kemal'in katkilariyla
düzenledim. Alevi kitlesine yaslanarak yapmadim bunu kültür olayi
oldugu için yaptim o'nun içindir ki Alevi derneklerinin toplantilarina
pek çagirmazlar beni, Pir Sultan'a da bu yil çagirdilar, yol param
da yoktu ama, 500 bin lira bir yerden bulup geldik. Yokluk, yoksulluk içinde
bile olsam Türkiye'de yasamayi seviyorum.
Gel ey Nesimi sen, senden sor seni,
Sakin ha hor görme asla bir cani,
Insanlari sev sen, eyle secdeni
Mukaddes bir varlik hakkin kendisi
MUHLIS AKARSU - MUHIBE LEYLA AKARSU
Muhlis Akarsu, 1948 yilinda Sivas'in Kangal ilçesinin
Minarekaya köyünde dogdu. Haci Bektasi Veli, Yunus Emre, Karacaoglan,
Asik Veysel dogrularindan yola çikarak, kendine insan sevgisini siar
edindi, 1972 yilinda kendisinin de çok saygi duydugu Seyyit Halil Çiftlik'in
kizi Muhibe Leyla Çiftlik'le evlendi. "Muhibe Leyla Akarsu'nun bu
evliliklerinden Pinar, Çinar ve Damla adlarinda üç kizlari
oldu.
Mahsuni Serif'in Muhlis Akarsu için söylediklerini
animsiyoruz. "Genellikle kis günlerinde yapilan Bektasi Cem ve Cemaatlerinde,
yörenin seyitlerine ve ozanlarinin etkisinde kaldi.Önceleri klasik
Bektasi kaliplari içinde ismini duyuran sesini-sazini dinleten ünlü
arkadasim yetmisli hatta altmisli Türkiye'de baslayan devrimci kipirdanislara
yabanci kalmadi. Zamanla dev ozanlar Ihsani, Ali Izzet, Nesimi, Çirakman
gibi isimlerle sahnelerde görüldü.
Son derece yanik ve tok sesiyle bir zamanlar plak ve
kasetlerde rekor düzeylerde eserler sergiledi.
Akarsu özünde Pir Sultan Abdal askiyla doludur.
Pir Sultan'i rehber seçmisti. Kendisinin sonunun daragaci olup olmamasini
hiçe sayardi. Ama diri diri yakilacagini hiç de aklinin ucuna
getirmemisti kuskusuz.
Her misrasinda gericilige ates püsküren kardeslik
baris ve dostlugun simgesi olmus bir ozandi.
Muhlis Akarsu Türkiye'ye adim adim gezerek kendi
kültürü olan Alevi Kültürünü tanitimini üstlenmisti
Akarsunun unutulmasi mümkün degildir. Pir Sultan
Kültürü ile yasiyacaktir. Bu yaziyi bitirirken Muslis ve Muhibe
Akarsuyu, söz ve müzigi Muhlis Akarsuyun olan "Iste Geldim Gidiyorum"
adli türküyle aniyoruz.
HASRET GÜLTEKIN
01 Mayis 1971, Sivas'in Imranli kazasina bagli Han köyünde
dünyaya geldi. 6 yasinda saz çalmaya basladi, 11 yasinda sahneye
çikti.
Müzik yönetmenligini üstlendigi resmi
olarak ilk defa kürtçe müzik yasagini delen "Nevroz"
adli kaset 1990'da önce entstürümantal olarak sonrada Nilüfer
Akbal ve Riza Akkoç'un katilimiyla gerçeklestirildi.
02 Temmuz 1993'de, Sivas'ta Madimak Otelinde 35 insanla
birlikte katledildi. 13 Eylül 1993'de oglu Roni Hasret Gültekin dünyaya
geldi. Hasret Gültekin genç yasina ragmen Anadolu Halk Müziginin
yorumlanmasinda ve icrasinda özgün bir yer edinmis bir sanatçimizdi.
Ülkemizde Feodal ve türedi kültürün asilarak yurtsever
demokratik ve halkçi bir kültürün köklerinin saglamlastirilmasi
kavgasinin önemli bir neferiydi. Anadolu Aydinlanmasinin isiklarindan biriydi
Hasret Gültekin. "Ne arasak, Anadolu'da bulacagiz!" derdi.
Hasret'in ana dili kürtçeydi. Güzel
bir diksiyona sahipti. Sadece Kirmanci degil Dimili ve Sorani'de bilirdi. "Nerelisin"
diye soruldugunda üstüne basa basa "Koçgiriliyim, Kürdüm"
derdi. Hasret "Ne arasan kendinde ara" felsefesinden yola çikti.
Hasret Gültekin'in yasam serüveni içerisinde Anadolu'da özgürlesmenin
önündeki en önemli engellerden birisinin din ideolojiside oldugunu
kavramisti. Turan Dursun'u okuduktan sonra "Bilinç siçramasi
yasiyorum, ufkum açildi. Ateist'im diye haykirabilirim" diyordu.
Hasret Gültekin'in annesi Hace Gültekin "Ben
Madimak Otelindekilerin Anasiyim, simdilik hosçakalin yavrularim"
diyordu.
MUAMMER ÇIÇEK
Iki dosya, bir fotograf; "Muammer'in agabeyi"
fotografta genç adamla genç kiz birbirlerine bakarak gülümsüyorlar.
Genç adam Muammer Çiçek olmali, Genç kizin kim oldugunu
bilmiyoruz henüz. Dosyalari karistiriyoruz; dosyalardan birinde Muammer'in
tuttugu günce, digerinde altmis kadar siiri, "Inadina yasamak"
adli kendisinin yazdigi bir oyun. Fotokopisi çekilmis bir ölüm
ilani düsüyor dosyalarin arasindan: "Sivas katliaminda yitirdigimiz
Muammer-Inci ve 35 cani yüregimize gömdük" Muammer Çiçek'le
Inci birbirlerine bakarak gülümsüyorlar.
"1967 yilinda Tokat'in Zile ilçesinde dogdu
1992 yilinda Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlik Fakültesi
Sehir ve Bölge Planlama Bölümünü bitirerek Sehir Planlamacisi
oldu."
Çankaya Belediyesi Imar dairesinde iki ay staj
gördü.
Muammer Çiçek siir yaziyor, Pir Sultan
Abdal tiyatrosu yönetmeni, oyuncusu "Küçük Prens"
adli oyunda oynamis. Olaylar çikmasa, Madimak Oteli yakilmasa 02 Temmuz
saat 20.00'de Sivas Kültür Merkezinde kendisinin yönettigi Pir
Sultan Abdal oyununu oynayacaklardi.... Serkan, Huriye, Yesim, Özlem hiçbiri
oynayamadilar.
Muammer'in babasi Hüseyin Çiçek ilk
ve son kez konusuyor,. " Muammer kavgayi hiç sevmezdi cahil insanlardan
uzak dururdu. Ama orasi Sivas, Sivas sehri Cumhuriyete düsman ailece kendimizi
Cumhuriyete ve topluma adadik.
Muammer'in esyalerin arasinda Ahmet Çiçek
bir nisan yüzügü getiriyor.
INCI TÜRK
"Sanki bogucu bir sesin içinde yüzünü
bulmaya çalisiyorum. Hizla ilerliyorum, bir türlü yaklasamiyorum,
uzaklik hep ayni" 13.01.1991. Muammer Çiçek Sivas Madimak
Oteli, disarda azgin kalabalik ve sanki yazilanlar Alevler içindeki Inci
Türk için yazilmis. Muammeri yazinca inciyi, Inci'yi yazinca Muammeri
düsünmeden yapamiyoruz.
Inci Gazi Üniversitesi Eczacilik Fakültesini
1992 yilinda bitiriyor. Altindag Kültür Merkezinde ilk tiyatro çalismalarina
basliyor. Pir Sultan Abdal Tiyatro toplulugunun teknik kadrosunda yer aliyor.
Inci Türk'ün Muammer Çiçekle olan yakinligi ortak arkadaslari
Huriye Özkan'a oradan tiyatro çalismalarina dek uzaniyor.
Baba Mehmet Türk "Ben çocuklarimi toplumda
bir yere gelmek için çalisin derdim. Muammer'le tanistiktan sonra
hayatinda olumlu bir degisiklik oldugunu hissettik" Anne Neda Türk
"kizimla gurur duyuyorum çok iyi seçim yapmis" diyor,
baba Mehmet Türk basiyla onayliyordu.
Inci Türk'ün odasindayiz kitaplarini karistirdigimiz,
yasamina girdigimiz genç kizi yillardir taniyormus gibiyiz. "Ölürsem
/ Açik birakin balkonu / Çocuk portakal yer (Balkonumdan görürüm
onu) / Orakçi ekin biçer (Balkonumdan duyarim onu) / Ölürsem
/ Açik birakin balkonu. Inci Türk için ne yapabiliriz. Balkonun
kapisini açik birakiyoruz.
NURCAN SAHIN- ÖZLEM SAHIN
Nurcan sahin'in annesi Fidan Sahin, yirmiyedi yil Anadolunun
çesitli yörelerinde görev yapan bir köy ebesi. Amcasinin
oglu Mahmut'la bir akraba evliligi yapiyor. Bu evlilikten dogan üç
çocuguda dogumundan kisa bir süre sonra ölüyor. 03 Mart
1975'de adini "Canisigi" anlamina gelen Nurcan koyduklari bir kizi
oluyur. Nurcan Sahin küçüklügünden itibaren Fidan
Sahin'in yasamina bir baska sevinç ekliyor.Fidan Sahin "Onu özel
olarak sevmek için kendime dogurdum. Nurcan'im olmadiginda evde bir suskunluk
bir sessizlik olurdu. Nurcan'in gelmesiyle eve bir senlik havasi dogardi"
diyor.
Nurcan büyüdükçe kendini bütünüyle
okumaya veriyor. Nazim Hikmet'in siirlerini ve diger ilerici yazarlarin yapitlarini
okuyordu. Köyümüz Sarkisla ilçesi Saraç köyüdür.
Köyümüzün kültür ve dayanisma dernegi vardir.
Nurcan amcasinin kizi, kader arkadasi ve can dostu Özlem ile birlikte dernegin
çalismalarinda görev alirdi. Sunuculuk yapar geneleksel oyunumuz
Semah dönerlerdi. Herhangi bir seye kizsam " Anne beni lafla dövme,
eline terligini al sinirin geçirinceyi kadar döv" derdi. Ben
onu dövme söyle dursun "gözün kör olsun bile diyemezdim".
Bir günden birgüne "Allah Canini Alsin" demedim. Allah almadi
ama yobazlar aldi.
Nurcan ile Özlem sahin amca çocuklari aralarindaki
iliski kardeslikten öte. Çocuklarindan itibaren birlikte büyüyor,
birbirlerine can yoldasi oluyorlar. Özlem'de simsicak sevimli, cana yakin
insan sevgisiyle dolu bir genç kiz. Özlem'in kendine güvenen
rahat bir yapisi var, o'da Nurcan gibi gülmeyi seviyor. Hizli ve sürekli
ve akici konusmasi en önemli özelliklerinden biri, konusmaya bir basladimi
susmak bilmiyor. Ikiside yasitlarindan daha rahat iyimser ve olgunlar. Çirkinlikler
ve kötülükler rahatsiz ediyor ikisinide.
Ikiside ölüme çok uzak iki çocuktular.Özlem
Sahin umursamaz dile dolu bir kizdi, hep çocuk kalmak, hiç büyümemek
istiyordu. Büyüklerin yapmacikli ve abartili dünyasi güldürüyordu
onu. Odasinin duvarina astigi bir kart belki yaslanacagim ama asla büyümeyecegim.
Az ama öz yasadilar. "Insan sevgisiyle yürekleri doplulu olan
canlari ve biz anneleri de yaktilar. Yüreklerimize insanlik sevgisi yerine
kin ve nefret doldurdular." diyen sehit annelarina kulak verelim.
SAIT METIN
Adi siklikla anilan ve kendisinden sevgiyle söz
açilan Sait Metin. "23 yillik hayatinda hiçkimseyle kavga
etmeyen ilimli ve olumlu bir yapiya sahip olan asla küfür etmeyen,
yalan söylemeyen, kimseyi bilerek kirmayan, herkese saygili, sevecen ve
hayat dolu bir insandi Sait Metin. Uzun boylu, yakisikli ve güçlü
bedeninde sanki bir giz vardi.Onunla tanisipta ilgi duymayan, sevmeyen herhalde
olmazdi" diyor amcasi Halil Metin.
"Oglum diye söylemiyorum. dört dörtlük
insandi" diyor babasi Mehmet Metin. Sait Metin'in dostlari; kitaplari ve
baglamasi oluyor. Bize Nurcan'i, Özlem'i, Belkis'i, Ahmet'i ve Yasemin'i
hatirlatiyor.
Sait Metin çok iyi baglama çaliyor, türkü
söylüyor hertürlü müzik aletine bir hafta içerisinde
uyum saglamayi basariyor. Bir de kabak kemanesi var, Yesim'in (Özkan) 23
Nisan 1992 günü Sait'e verdigi yasgünü armagani. "Sait
sevgisinde de çok temiz bir insandi" diyor arkadasi Ismail atak.
"Esas deyisimi cani kadar çok sevdigi balcani buldugunda baslamisti.
Artik tiyatroda ve tüm hayatlarinda birlikte olacaklarina söz vermislerdi.
Bizde Sait'e Pir'im, Yasem'e de balcan diye hitap ediyorduk."
Çankiri gibi ters bir kent'te Çankari Meslek
Yüksek Okulundan mezun olan Sait Metin'i aldigi bu egitim tatmin etmiyor.
"Ben bir Yüksek okul bitirmekle tatmin olmadim, biliyorum sizde tatmin
olmadiniz söz veriyorum bir fakülte daha bitirecegim" diyordu
ailesine. Sait ve Yesim'in birbirlerine çok bagli olduklarini söylüyor.
Annesi Sultan Metin. "Yesim'e çok fazla umut verme, belki ailesi
istemez dedigimde, "Anne sen delimisin, ben aradigimi buldum"demisti.
Kiz da çok tatliydi. Saiti çok seviyordu. Birbirlerine çok
uymuslardi" diyordu Sultan Metin.
HURIYE VE YESIM ÖZKAN
Özkan ailesi, 1962 yilinda Ankara'ya yerlesiyor.
Ilk yilinda doguyor. "Ilk çocugumuz oldugu için sevgiyle,
özenle büyüttük" diyor. Münire Özkan... Huriye
üç günlük bebekken, Anitkabir'de çimlerin üzerine
yatiriliyor...
Huriye Özkan, basarili bir ögrencilikten sonra,
Deneme Lisesi'ni birincilikle bitiriyor. Gazi Üniversitesi Eczacilik Fakültesi'ne
arkadasi Inci Türk ile birlikte giriyor, birlikte bitiriyorlar. Ikisi de
Alevi kültürüne bagli, üretme ve paylasma bilinciyle yüklü
iki çagdas genç kiz...
1992 yilindaki, Pir Sultan Abdal Kültür senliklerinde,
Özkan ailesinin bütün bireyleri Banaz'dalar... Bir yanda Yildizdagi,
bir yanda Pir Sultan'in köyü... Yesim Özkan senlik programini
büyük bir coskuyla gösteriyor babasina... Semah, tiyatro, dinletiler,
sairler ve siirler... Fakat biraz tedirgin, sormadan edemiyor; "Aziz Nesin
de gelecekmis, bir olay çikar mi acaba?" Hikmet Özkan, "Devletin
güvenlik güçleri var kizim" diyerek yatistiriyorum onu...
Münire Özkan'in animsadigi son anlari söyle;
Birbirlerinin üstene oturuyor, ayni koltuga sigmaya çalisiyorlar...
Huriye Özkan, kardesine sariliyor, kollarini siyiriyor, isiriyor, öpüyor...
"Anne" diyor, "Yesim'i çok seviyorum"... Yesim'in
Pirim'i Sait Metin, tiyatroda ve tüm yasamda birlikte olmaya sözlendigi
Yesim Yesim Özkan'i yani Balcan'i babasi Hikmet Özkan'dan "emanet"
aliyor; kizlarin yanlarinda Sait Metin ve Muammer Çiçek var, Insan
güzeli iki delikanli... Hep birlikte, nese içerisinde, coskuyla
gidiyorlar Sivas'a.
Özkan ailesinin sevinci ve gururu onlar olacaklar
biliyoruz...
CARINA THUIJS
Rahmi Sivri'nin Anlattiklari.
Carina ve kiz arkadasi Maryze ve beni isyerimden arayip
randevu istediler. Bir hafta sonra biraraya geldik. Onlar, kendilerinin Türk
kadinlarinin aralarindaki iliskilerinin nasil yapilandigi, nelerle ugrastiklari
ve aile içindeki rollari konularinda arastirma tezi hazirlamak istediklerini,
Doetinchem'deki Türkiye'lilerle çalismamdan olayi bazi olanaklar
sunup sunmayacagini sordular ve yardim istediler. Carina ve Maryze'e yardim
edecektim.
21 Haziran 1993 tarihinde buradan Ankara'ya, bir ay konuk
olacagi Sivri ailesinin yanina gitti. Yasemin ve Asuman Sivri ile kisa zamanda
iyi arkadas oluyorlar. Birlikte Pir Sultan Abdal Kültür Dernegi'ne
gidiyorlar. Carina Dernek'te pek çok insani taniyor; onlari fotograflarini
çekiyor, dostluklar kuruyor.
Carina, Yasemin ve Asuman ile birlikte Pir Sultan Abdal
etkinlikleri'ne katilmak üzere Sivas'a gidiyor. Orada yurttasi Rene'yi
görecegi için çok heyacanlanmis. Carina tanidigim kadariyla,
sistemli, çalismayi seven esitsizlige karsi olan, "toplumcu feminst"
diye bilecegimiz biriydi. Biraz çekingendi ancak kolay iliski kuran,
toplumsal sorunlarla yakindan ilgili, insanlari seven, her türlü haksizliga
karsi çikan insandi, bir çok insanimiz gibi.
YASEMIN SIVRI ve ASUMAN SIVRI
Asuman henüz 16 yasinda. Sokullu lisesi ikinci sinif
ögrencisi... "Karnemi aldiniz mi?" diye soruyor, telefona çikan
agabeyi Yalçin'a Asuman, "Dünkü gösterilemiz çok
iyi geçti" diyor agabeyine... Fakat asil merak ettigi konu karnesi...
Iki yildir takdir almak için ugrasiyorAsuman Sivri...
Saat 16-17 arasi Kamber Çakir'a eve yeni gelen
Yalçin Sivri, kardesinin takdir aldigini iletilmesini söylüyor,
fakat telefondan duydugu gürültülerden tedirgin oluyor...
Yasemin ve Asuman Sivri kardesle, 1991 yili ortalarinda,
Pir Sultan Abdal Dernegi'nin kültürel çalismalarina katiliyor
ve kisa sürede semah topluluguna giriyor. AsumanSivri, özverili çalismasinin
karsiligini alarak, Semah hocaligina yükseliyor. "Asuman sevimli,
coskulu, deli dolu ve uçari bir kizdi" diyor agabeyi Yalçin
Sivri; "Arkadasi çevresinde çok seviliyordu, bunda küçüklügünün
ve sevimliliginin payi büyüktü"... Asuman da her türlü
özerklik vardi, fiziksel, düsünsel vb. Zeki ve çaliskandi.
Emek veriyor, çalisiyor, çalistiriyordu...
Yasemin, Asumun'dan iki yas daha büyük... 1992
yilinda Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne giriyor.
Semah ile basladigi kisisel çalismalarinda, giderek daha farkli kanallara
yöneliyor. Dernegin Gençlik Komisyonu üyesi. Ayni zamanda kütüphane'den
sorumlu. Kitaplari çiltliyor, numaralandiriyor. "Sürekli ve
düzenli olarak okurdu" diyor agabeyi Yalçin... Kisilik olarak
içine kapali ve durgun bir insan görüntüsü veriyor
çevresine, oysa "en iyi arkadaslarim" dedigi dostlariyla (kitaplariyla)
bulusabilmek için, yanlizliga gereksinimi var Yasemin'in... Bu yönüyle
Sait Metin'in tipik bir esi sanki...
Lise yillarindan itibaren tuttugu bir güncesi var.
Daha çok aile ortamini, arkadas çevresini degerlendiriyor yazdiklarinda.
Yasemin Sivri, Sivas'a giderken "Aziz Nesin'le tartismak,
görüslerini açiklamak istedigini" söylüyor arkadaslarina...
1 ve 2 Temmuz günü Buruciye Medresesi'ndeki kitap standinda görevli
olan Yasemin'in bir istegini gerçeklestirmis olmasi akla yatkin geliyor.
Kardesi Asuman'la birlikte kullandiklari ortak çantalarini içinden
Aziz Nesin tarafindan imzalanmis bir kaç kitap çikiyor... "Yetmis
Yasima Merhaba" adli kitabini, "Yasemin Sivri'ye mutlu yasamasi için
" diyerek imzalamis Aziz Nesin...
29 Haziran'da, Erzurum'dan Ankaraya gelen ve 31 Haziran
günü kendilerini Sivas'a yolcu eden agabeyi Yalçin Sivri ile
birlikte, Sivas dönüsü Mersin'e tatile gideceklerdi iki kardes...
Daha Sivas'ta iken, arkadaslarina, "Çok yoruldum, beni Banaz'a götürün"
diyen Asuman'in, özellikle gereksinimi vardi böyle bir tatile...
Yasemin'in ve Asuman'in yataklari, sanki birer gelin
yatagi gibi süslenmis durumdalar: Üzerlerine çerçeveli
fotograflari, kirmizi karanfiller konulmus.. Duvarlara sal ve posu'lari, heybeleri,
semsiyeleri asilmis... Asuman'in son okudugu kitabin sayfalari arasina, kurumus
bir gül yapragi çikiyor. Biblolar, fincanlar, islemeli tabak ve
Honlanda'li Carina'nin bir fotografinin da yer aldigi ayri bir köse.
BELKIS ÇAKIR
1975 yilinda Ankara dogumlu Belkis Çakir... Lise
'de basarili bir ögrenciyken, arkadaslari ona "miss kuruntu"
adina takmislar... 1992 okul yilliginda sunlar yaziyor Belkis için: "Belkis
sinifimizin canayakin mensuplarindan ve pencere sakinlerinden biriydi. Yazililardan
önce çok telasli olur. Bundan dolayi biz ona "miss kuruntu"
deriz. Ama biliriz ki, onun bu telasi yersizdir. Çünkü her
zaman çok basarilidir. "Kisilikli, yürekli, yetenekli, tuttugunu
koparan bir insandi. Tam bir 'Anadolu kiziydi...'
Belkis Çakir'in bir dakika bos zamani yok... Dersane
çikisi solugu dernekte aliyor. Saat 24'ten sonra, geceyarilarina kadar
semah çalisiyor arkadaslariyla...
Belkiz Çakir, umutlu olarak girdigi '93 yili Üniversite,
Idari Bilimler Fakültesi Isletme Bölümü'nü kazandigini
ögrenemedim.. O basarili olacagindan emindi... Belkiz'in babasi Kamber
Çakir... Gazi Üniversitesi önünden geçen otobüslere
biniyor, kizli erkekli ögrenci kalabaligina takiliyor gözleri, onlar
arasinda Belkis'i görür gibi oluyor, dalip gidiyor...
MENEKSE VE KORAY KAYA
Meneksa ve Koray Kaya - Yesim Özkan, Yasemin - Asuman
Sivri gibi madimak'ta yakilan kardeslerden. Onlardan geriye Sivas'tan dönen
bir kaç parça esyayi saymazsak, Sivas'a gitmeden çektikleri
iki fotograf kalmis;
Menekse ve Koray kaya oturma odasinin duvarinda yanyana
gülümseyerek bize bakiyorlar. Gülümsedikleri zamani dondurmak
için artik çok geç!. Babasi Ismail Kaya semah ve saz hocasi,
Pir Sultan Abdal oyununun müzigini yapmis. 01 Temmuz'da Sivas'ta Düzenlenen
"Halk Gecesi"ne katilan sanatçilar arasinda o da var.
1992 yilinda gerçeklestirilen Banaz senliklerini
yasayan Menekse ve Koray Pir Sultan Abdal Kültür Etkinliklerine katilmak
için, babalarinin deyisiyle "can atiyorlar". Saat 10.00'de
Ismail Kaya'nin da katildigi "Halk Gecesi" var. Ismail Kaya programini
yapip kulise gelir, o sirada Musa Eroglu yavas yavas birseyler çalmaktadir.
Ismail Kaya Hasret Gültekin'e sazini nasil bulduugunu sorar. Hasret, "Ismail
senin sazinin çok sesi var, en iyisi sen o sazi bir daha kir" der.
Tam o sirada bir çocuk duvarda asili olan Ismail kaya'nin sazina çarparak
yere düsürür. Koray heyecanla babasina kosup "Baba, sazin
kirildi" der, der demez Ismail Kaya'nin aklina Hasret Gültekin'in
sözleri gelir; sazi eline alir, saz gövde ile sapin birlestigi yerden,
yani ilk kirildigi yerden bir kez daha kirilmistir. "Hasret yarin seni
görürsem ne diyecegimi biliyorum" diye geçirir içinden
Ismail Kaya, ama Hasret Gültekin'i son kez gördügünü
nereden bilsin? Bu Dünyadan bir Koray, bir Menekse geçti.
Bu dünya'da Koray Kaya geçti, on üçünde
Sivas'ta yakildi. Peki kimdi o güzel çocuk? Bes yasinda yaziyi söktü.
Ilk okula baslamadan önce okumayi ögrendi. Hacettepe Üniversitesi
kampüsünde 60. Yil ilkokulu'nda okudu. çok basariliydi. Bilim
Dersanesinin Anadolu Lisesine hazirlama kursunda ilk ona girdi. Mimar Kemal
Ortaokulu'na basladi. Çok zeki, yetenekli bir çocuktu. Kendi yasindan
büyük çocuklarla, insanlarla iliski kurardi. En iyi örnek,
Sivas'ta yitirdigimiz Sait Metin'le kurdugu iliskiydi. Sait Metin'le çok
iyi anlasirlardi. Bu dünyadan bir de Menekse geçti, on besinde Sivas'ta
yakildi. Peki kimdi o güzel çocuk? Menekse semaha, tiyatroya merakliydi.
Günleri Pir Sultan Abdal Dernegi'nde geçerdi. Birkaç arkadasi
gibi Menekse Kaya'da saz dersleri almisti. Kardesi Koray'la birlikte evde saz
çalar, semah gönerlerdi. Menekse özgürlügüne
çok düskün biriydi. Sosyal kültürel iliskileri çok
iyiydi. Menekse kaya 02 Temmuz günü son semahini döndü.
Hüsniye ana ve diger analar çocuklarinin
mezarlari basinda bir agit yakacaklar: "Sivas'ta yitimdim 22 goncaydi gülüm
/ Elimden aldi bak atesle ölüm / Ben de dostlar ile gömüldüm
/ Çalar sazi dili söylerdi / Aldi onlari ölüm"?
EDIBE SULARI
Edibe Sulari, Davut Sulari Baba'nin en büyük
çocuguydu. Tarihi Seyyitlerimizden, Seyyit Mahmut Hayrani'nin torunlarindandir.
Bassel'de yasadigi halde Türkiye'de yapilan bütün
Bektasi Kültür etkinlikleri ve ehlibeyt cemlerine, konferanslarina
katilmayi ihmal etmezdi.
SEHERGÜL ATES
Sehergül Ates, 1963 Ankara dogumlu... Açik
Ögretim Fakültesi ögrencisi... Türkiye Elektrik Kurumun'da
(TEK) memur olarak çalismis...
Evin her kösesinde Sehergül'ün yetenegini,
emegini sergileyen ürünler yer aliyor; makrome el isleri, örgüler,
yapma çiçekler ve özenle baktigi menekseleri... Sehergül
Akes, çiçekleri çok seviyor, isyerlerinde kirkayakin çiçegi
oldugunu ögreniyoruz; Her sabah "günaydin ben geldim" diyerek
sesleniyor onlara, "öpün bakalim ablanizin elini" diyerek
oksuyor hepsini.
Sehergül'ün odasi, ölümünden
dört gün sonra ilk kez açiliyor, o günden sonra da sürekli
kilitli tutuluyor. Babasi Musa Ates odaya girmeyi reddediyor, acisini yüreginde
duydugu kizi için döktügü gözyaslarini bizden saklamiyor
artik... Ablasi bir kaç bavula sigan ceyizini gösteriyor, odada
Sehergül'e ait hersey yerli yerinde korunuyor. "Eger saz çalmadan
ölürsem, mezarimi tekmeleyin" diyor ablasina.. "Sen herseyi
ögrendin, bir tek saz çalmayi mi ögrenemeyeceksin ?" diye
kiziyor ablasi... "Evimin her kösesinde, bahçemin her agacinda
onun emegi vardi.
Yasamini güzellestirmeyi bilen, yarinina umutla
bakan, yüregi sevgi dolubir genç kizdi Sehergül Ates... Diger
güzel insanlarimiz gibi, O'nu da, apansiz yitirdik kanli Sivas'ta..
MURAT GÜNDÜZ
02 Temmuz günü, Murat ve kizkardesi Birsen
Gündüz, kültür merkezi'nde kurulan kitap standinda görevliler.
Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Fizik Bölümü üçüncü
sinif ögrencisi olan Murat, Pir Sultan Abdal Dernegi'nin gençlik
komisyonlarinda görev aliyor.
Murat katkisiz sevgiyi ve dürüstlügü,
en yogun yasamis, evrensel sevginin ve kardesligin savunuculugunu akliyla birlestirmeyi
basarmis ender insanlardan biriydi. Birsel'le agabeyi üzerine özel
olarak konusmak, ailesi kadar bizi de derinden sarsiyor... "Seni tanimlamak,
seni anlamak istiyorum gördügüm bütün insanlara"
diyor. Birsen Gündüz, agabeyi için yazdigi satirlarda... "Insanlara
iyimser bir tavirla yaklasmanin, zor durumlarinda yardimci olmam, senin yasam
felsefendi. Seni su dizelerle anlatmak istiyorum; "Ne mutlu bize insan
olmusuz / Insan sevgisini gerçek bilmisiz / Insanin dalinda açip
gülmüsüz / muhabbet insana, cana muhabbet. R.Su"... seni
çok özlüyorum. Seni kendi içinde yasatarak, özlemimi
biraz olsun gidermeye çalisiyorum... Beni yasarken görenler, seni
yasarken görecekler.
"En güçlüler yandi"... En
güçlüleri, en güzelleri, en iyileri yitirdik Sivas'ta...
Murat Gündüz de onlardan biriydi.
SERPIL CANIK
1974 Ankara dogumlu olan Serpil Canik, Pir Sultan Abdal
semah ekibinin en gençleri ve yenileri arasinda yer aliyordu.
Serpil Canik, Ticaret Lisesi'nde okurken staj gördügü
bir kooperatif sirketinde çalisiyor, bir yandan da haril haril üniversite
sinavlarina hazirlaniyor... Çok çabuk kavradigi semahi severek
oynuyor, diger arkadaslari gibi zamanla o da bir semah isigi olup çikiyor...
Isyerinden dernege kosturuyor, hatta semah çalismasini engelliyor diye,
isinden ayrilmayi bile düsünüyor bir ara... Bir yandan isin yogunlugu,
bir yandan kurdugu, bir yandan üniversite hayalleri, gene de dernek etkinliklerinden
koparamiyor.
Serpil için dernek çalismalari ve dolayisiyla
semah, bir yasam biçimidir artik; "Bütün kötülüklerden
uzak, yanlizca dostluk ve sevgi üzerine kurmustu hayatini" diyor ablasi...
Canik kardesler, sevgili ablalarini hiç ölmemis gibi yasatacaklar...
Onlar da Serpil, Nurcan, Özlem, Belkis gibi olacaklar... Yetenekli ve üretken.
AHMET ÖZYURT
1992 yilinda Ankara'da dogan Ahmet Özyurt, Bebekliginde
çok uslu, hatta biraz zayif bir çocukmus. annesi Senem Özyurt,
"Her zaman tutmaya korkardim" diyor. Büyüdükçe
fizigi gelisiyor Ahmet'in, uzun boylu, genis omuzlu, elleri ve ayaklari kocaman,
atletik yapili bir delikanli oluyor. Basarili bir ögrencilikten sonra liseyi
bitiriyor. Ögrenciligi sirasinda da komilik, garsonluk gibi küçük
islerle çalisma yasamina atilan Ahmet Özyurt, bu konuda pek sansli
olamiyor.
"Yalin bir insandi, tek istegi okumak, iyi bir üniversiteye
gitmek, iyi bir ise sahip olmakti" diyor Nurcan Özyurt. Annesi Senem
Özyurt anlatimiyla "Bir siçrasa, karsi caddeye geçebilen"
bir yigit delikanli... Her saglikli genç gibi bedenini çok seven
Ahmet Özyurt, evde agirlik çalisarak kol ve bacaklarini güçlendiriyor,
"kendini yerden yere atiyor"... En büyük ideali Üniversite
okumak... Hep sonuca yaklasti, fakat bir türlü basarili olamadi. Belki
de basarisiz oldugu tek alan Üniversite sinavlariydi.
Ahmet Özyurt, en sevdigi iki eylemi; "Kitap
okumak ve spor yapmak" olarak belirtiyor. Ahmet Özyurt, "Hayatin
hep acilarini aklina getiren kisi mutlu degildir. Gerçekten mutlu kisi,
içinde bir iyilik hisseden kisi demektir." diye yazmis günlügüne...
Ahmet Özyurt, kizkardesi kadar yakin bize "Istedigi ve arzuladigi
sonuçlara yaklasmisti, iyi bir insan olarak yasamayi, basarili ve mutlu
olmayi fazlasiyla haketmisti, hayati haketmisti. basaracakti...
SERKAN DOGAN
Serkan Dogan, kardesi Serdar ile birlikte dernegin semah
toplulugunda görev aliyordu. Ayni zamanda, Pir Sultan Abdal " oyununda
Ali baba'yi canlandiriyordu... Babasi, "Sivas'a ilk gidisi degildi. Banaz'a
gitmislerdi geçen yil... Ayrica, dernegin yeni subeleri açilirken,
Istanbul'a, Izmir'e, Çanakkale'ye gittiler" diyor ve ekliyor, "Sivas'ta,
çocuklarimiza komplo kuruldugunu nereden bilecektik?... Serkan Dogan,
liseyi kendisi için yeterli görmesine karsin, Açik Ögretim
Fakültesi'ne devam ediyordu... Bir diger tutkusu da futbol oynamakti...
Babasinin sözleri "Sanki büyümüs ve küçülmüstü...
Mahallede yasli birisiyle karsilassa, elinde çantasi, paketi olan yasli
bir teyzesini görse, hemen yardimina kosardi, tanisin veya tanimasin evine
kadar eslik ederdi... Mahallemizde çocuklarla oynardi, evinde bir akvaryumu
vardi; Baliklariyla, kuslariyla sikilmadan ilgilenirdi... Serkan Dogan, kendi
kendine çalisarak saz çalmayi da ögreniyor "Egitim almis
birinden çok daha iyi kullanirdi sazi" diyor kardesi Serdar...
11 Aralik 1993, yirminci yas günü Serkan Dogan'in..
Ailesinin, Aydinlik Gazetesinin ayni tarihli sayisina verdigi bir duyuruda sunlar
yaziliyor: "20 yasina merhaba gülüm. Yangin yeri yüregimiz.
Direncimizde yasiyorsun. Ailen "... Bir de su dizeleri okuyoruz; otelde
yangin basladiginda bir kagida karaladigi, ölümünden sonra iç
cebinden çikan sportane birkaç dizeyi: "Yaniyorum / anam
sakin ardimdan aglamasin Ali'yim ben / Pir Sultan yoluna ölüyorum
/ basima kizil baglama / arkamdan sakin aglama"... Dogan ailesi, ogullarinin
vasiyetine sadiklar... Ne bir lanetleme, ne bir damla gözyasi, ne de bir
yakinma... Yalnizca direnç... Hepsi bu.
MEHMET ATAY
1968 baharinda, Divrigi'nin gönderen Köyünde,
Atay ailesinin en küçügü olarak doguyor. Mehmet Atay...
Evin en küçügü olmakla birlikte en sevileni ayni zamanda...
Mehmet Atay'in kisa süren, fakat yogun ve üretken yasamini anlatmak,
sevgili kardeslerine düsüyor simdi.
Üniversite yillarindan itibaren fotograf sanatina
büyük bir tutkuyla baglaniyor... Yasamini, çektigi fotograf
kareleriyle güzellestirmeyi kotaran bir insan... "Fotograflari, hayata
bakisindaki özgürlügü sergilemeye yetiyordu. Çektigi
fotograflar gerçekten de ta kendisiydi" diyor Zeynel Atay... Mehmet
Atay, temiz bir gökyüzü arayan martilari, boynu bükük
kir çiçeklerini, islak sokak köpeklerini, kendisine dil çikaran,
haylaz çocuklari fotografliyor. Onlari özgür dünyalarini
yakalama çalisiyor... Olabildigince özgür yasamaya sevdali
bi güzel insan. Günümüzde yükselen degerler dünyasinda,
ilkeli ve kendini alçaltmayan bir yasami benimseyen, yasamin agrisini
ve sizini her zaman üzerinde tasiyan, Fotograflariyla yasamini güzellestiren,
dürüst kisiligiyle dostlarina ve arkadaslarina güven veren, duygusal,
sevecen, çaliskan bir insan... Bütün iliskilerinde özgür
düsüncesini hayata geçirmeyi deniyor. Ve bu tavrindan asla
ödün vermiyor.
Gazi Üniversitesi, Maliye Meslek Yüksek Okulu'nu
bitiren Mehmet Atay'in meslegi ile ilgili büyük bir hedefi bulunmuyordu.
Belli bir is, yükselme ve bol para kazanma hirsi da yoktu. "Mehmet
çok farkli insandi" diyor ablasi Aynur Atay, "Hissettigi gibi
yasardi. Hayata çok genis bir açidan bakar ve hiçbir konuda
kendini sinirlamazdi..."
Mehmet Atay, 25 Haziran 1993 günü, Alevi Dernekleri
Federasyonu'nun kurultayina katilmak üzere, Hacibektas'a gidiyor. 27 Haziran
günü, Istanbul'a dönüyor ve birkaç gün sonra
da Sivas'a, yönetim kurulu üyesi oldugu Divrigi Kültür Dernegi
ve Çagdas Divrigi Gazetesi adina, Pir Sultan Abdal Etkinlikleri'ni izlemek
ve elbette gönlünce fotograflamak üzere yola çikiyor.
Bir arkadasi, "Mehmet'in ablasi olmak çok güzel bir sey olmali"
diyor Aynur Atay'a...
"Bir insanin bu kadar çok arkadasi olmasina
inanamiyorum... Ben ablasi olarak, ölümüne bizden çok
daha fazla üzülen arkadaslari oldugunu biliyorum"... Sevgili
Mehmet! Seninle yasadigim süreçlerde dost ve arkadas olamadik ama,
geride biraktigin onurlu yasaminla, fotograflarindaki insancil, ortak dünyamiz
ile bizim de kardesimiz, arkadasimizsin simdi...
GÜLSÜN KARABABA
Pir Sultan Abdal Kültür etkinliklerin, Divrigi
Kültür Dernegi kanadindan katilan dört genç kizdan biri
de Gülsün Karababa... Handan Metin, Gülender Akça, Gülsün
Karababa ve Nurhan Metin'den, yalnizca Nurhan geriye döndüyor.
Gülsün'ü, ablasi Nilgün Karababa
yolcu ediyor Sivas'a. Gülsün Karababa... Ayrilirken, döne döne
öpüyor ablasini, "Belki bir daha görüsemeyiz"
diyor... Nilgün Karababa, kardesine kiziyor; "Üç tane
kol atmisti. Bende "niye bu kadar çok giysi götürüyorsun
yillanacak misin orada?" dedim. Üstünü kontrol ettim. "Sivas
soguk olur, kalin giyin" dedim. Oysa ki, yangin yeri olacakmis Sivas, bilemedim"...
Siradan biri olarak yasamayi asla kabul etmiyor; babasi
M. Ali Karababa gibi güzel saz çaliyor, evde herkes yatmis uyurken,
o gece yarilari resim çalisiyor, günce tutuyor. Atatürk Kültür
Merkezi'ndeki resim kurslarina katilan Gülsün'ün hedefi, Hacettepe
Üniversitesi Resim bölümü'nü kazanmak... "Harçligini
saklar kitaba, boyaya yatirirdi." diyor babasi M. Ali karababa... "Bir
gün olsun kizmadim yavruma. kasimi kaldirip bakmadim, nazarim degmesin
diye..." Ugur Mumcu'nun cenaze töreninden döndükten sonra,
"Ben siradan biri olacagim. Ben de Ugur Mumcu gibi ölecegim"
diyor ablasina..
Gülsün'un felsefesine göre, insan yalnizca
yasaminda degil, öldükten sonra da anilmaliydi. Geriye birseyler birakabilmeliydi.
Belki ileri bir tarihte düsündüklerini yapabilirdi kardesim...
Fakat böyle bir ölümü hiç hak etmemisti.
M. Ali Karababa, "Biz bu çocuklarimizi ne
zor kosullar altinda büyüttük. Onlari cepheye göndermedik
ki. diyor. Ve anne Sultan Karababa, "Biz on aydir zehir yiyoruz."
derken, nasil da acili, fakat yikilmaz bir sehit anasi ayni zamanda... "Ben
annem gibi akilliyim" diye övünen Gülsün'ün, "Dünya
bir yana, annem bir yana" dedigi Sultan annesi... Karababa ailesi, diger
aileler gibi yalnizca gerçegi ögrenmek istiyor. Devlettir bizim
düsmanimiz...
Gülsün Karababa, "Ölü Ozanlar
Dernegi" kitabindan aldigi bir tümceyi güncesine aktarmis; "Ölüm
saati geldiginde hiç yasamamiz oldugunu hissetmem ne aci"... Sivas'in
kendisi ve sevdigi yazarlar için bir "Ölü Ozanlar Kenti"
olacagini nereden bilecekti?... Halk ozani Gülsün Karababa'nin babasi
M. Ali Karababa Sivas katilaminda 33 yavrusunu kaybetmenin acisina dayanamadi.
Kisa bir süre sonra Pir Sultan'in ve canlarin yanina ulasti.
HANDAN METIN
Handan Metin 1973 Divrigi dogumlu, Dört çocuklu
bir memur ailesinin üçüncü çocugu. 1992 yilinda,
ODTÜ Egitim Fakültesi Biyoloji Bölümü'ne giriyor...
Babasi Sadik Metin. Dört çocugumuzun dördü de basarili
olarak ögrenimlerine devam ederken, anne baba olarak biz de çocuklarimizla
gurur duyurduk. Ailece kararliydik, bizlerin zamaninda olanaksizlik yüzünden
yapamadigimiz egitimi, bütün zorluklari gögüsleyerek çocuklarimiza
yaptiracaktik, yaptiriyorduk da... Mutlu ve huzurlu bir yuvada, herkes üzerine
düseni fazlasiyla yerine getiriyordu. Handan evimizin hem ögrencisi
hem de yöneticisiydi.
Handan ve Gülsün, Divrigi Harman Dergisi'nin,
kadin özel sayisi'na, "Yasamda Birlikteyiz" adli yaziyi birlikte
yazmislar: "kadinin yeri hakkinda yanlis görüsler hakimdi. "Dünya
benim, evin içi senin" düsüncesinin hakim oldugu bir toplumda;
Ali'nin karisi, Veli'nin anasi, Hasan'in kizi olmak artik kadina yetmiyor. Kadin
sadece kendi kimligini istiyor... Sesimizi yükseltmeliyiz. Karar mekanizmasinda
biz de variz. Çünkü birlikte yasiyoruz."
Handan Metin, 1987 Mayis'inda (yani 13 yasinda), çocukluk
ve okul arkadasi Seher Özen'e, tuttugu bir günlükte su satirlari
yazmis: "Ayrilmak bir doga kanunudur. Bir gün arkadaslarindan, yarin
aileden ve son olarak da bu dünyadan ayrilacaksin. Bütün herkes
ayrilacak ama önemli olan zihinlerde bir isim birakmak, ölsem bile
ölmemis gibi yasatilmaktir.
Handan'in annesi Sultan Metin, Handan'in dönüsünü
bekliyor. "yitik bulmaya" gider gibi gidiyor her mahkemeye. Handan'in
artik yasamadigini bilmiyor, esyalarini sakliyor, kizi gelir ve kullanir diye.
Baba Sadik Metin kizi için ayri bir siir yazmiyor, "33'lere"
birden adiyor yazdigi siirleri, kizinin acisini ayri tutmuyor. Öfke ve
direnç her geçen gün büyüyor.
GÜLENDER AKÇA
Gülender Akça'nin kiz kardesi "aile
içinde bir evlat, bir kardes, bir abladan öteye, hepimize bir dost,
bir can, bir arkadasti." diye söze basliyor.
Babasi Abidin Akça sözü aliyor "Ben
uyuyordum, Gülender ile gece konustuk, vedalastik, sokaktan geri dönmüs
babami bir öpeyim demis, son öpüsü oldu."
"Bizde bir ihtiyar vardir, çor çocugu
olmayan, bibim "babaman kardesi hastaydi" Gülender ile bu odada
birlikte yatardi. "Kurban olam Gülender, nereye gidiyon, ben ölüyem,
ben hastayim" dedi Gülender'e. Bibi sen ölmekte ol, ben uçakla
da olsa gelirim seni yolcu ederim dedi. Fakat maalesef Gülender'in cenazesi
geldi uçakla"
Gülender Akça'nin halasinin adi Tamey, herkes
gibi Gülender'de o'na bibi dermis. Bibi'nin hastaliginda altini temizler,
tuvaletini yaptirirmis, Gülender'in ölümünden 40 gün
sonra Bibi de ölmüs üzüntüsünden.
Divriginin Sahin Köyünden Ankara'ya uzanan
2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Madimak Otelinde sona eren 25 yillik bir hayat
Gülender Akça'nin hayati. Gülender Akça'nin toplumsal
kimligini en iyi anlatan sözlerde Agabeyinin sözleri olmali: "
Herseyden önce insana insanca muamele edilmeyen, hak ettigi degeri verilmeyen
baskinin zulmün, iskencenin, itricanin yogun oldugu bir dönemde yasadi.
Bu nedenle haksizliga, zulme, irticaya karsi insan haklarindan, Demokrasiden,
laik düsünceden yana tavir koydu. Bu anlamda duyarli bir toplum yaratma
çabasinda kardesçe, insanca yasamak için, insan olmanin
onuru ile yasamak isteyen milyonlarca insandan biri olmak için çaba
sarfetti.
Gülender Akça artik yok ama hayat devam ediyor,
günlük sikintilar diger aileleri oldugu gibi Akça'larida kusatmis
durumda. Akça ailesi bir anlamda kizlarini yüreklerine gömdüklerini
hayatin Gülender Akça'nin anisiyla her zamankinden daha acimasiz,
daha çok seye gebe oldugunun bilincinde olduklarini duyumsatiyorlar.
Agabeyi Günay vedat Akça'nin evden ayrilirken
bize söyledigi su sözlere baska ne eklenebilir ki; "Yitirdiklerimizi
ardindan aglamak, anlik tepkilerle yollara çikmak çözüm
mü? Toplumun, kitle örgütlerinin, demokratlarin cenazelerin kalktigi
günkü havayi sürekli kilmalari gerekiyor.
YASIYORLAR
"BU YAZI DOST BIR SITEDEN ALINMISTIR"
|